Monday, January 12, 2015

Bu gece son, biraz sonra bu kapıdan...

Her vedanın klasik şarkısıdır "Bu gece son.. Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi vuracağım yollara..." İstemsizce mırıldanır dururuz şu bikaç satırı ya gidiyorken ya da birini uğurluyorken uzaklara. Yaklaşık 1 yıl uzakta kaldığım vatanımdan, ne zaman döneceğimi bilmediğim yeni bir yolculuğa çıkıyorum yine. Üzerimde kiminin âh'ı, kiminin günahı; kiminin boynuna doladığım kollarım, kiminin ruhunu kıpırdattığım dokunuşlarım, bazısının canını yaktığım dilim ve hepsinin tamamlanamamış cümlelerim...

'Neden Bu Elveda' çalıyor radyoda bu satırları yazarken. Üzülüyorum, neye üzüldüğümü bilmeden. Ne ruhumu acıtan bir imge var belleğimde, ne parmakuçlarımı kemiren bi hasret. Ne içime oturan bir ayrılık ne de söz verip ortada bıraktığım bir çift göz. Aldanan oldum; ama aldatan olmadım. Yolda bırakılan oldum, ama sözünden dönem olmadım. Gözlerinin içine bakıla bakıla kandırılan oldum; ama kandıran olmadım. İftiraya uğrayan oldum; ama bile isteye hiç kalp kırmadım. Daha bugün bile sırf sözümden dönmüş olmamak için, 'sözünde durmak' nedir bilmeyecek birisini saatlerce bekledim. Çünkü herkesleşmek çok kolaydı da, farklılaşmak çok zordu. Ben zor olanı seçtim. Belki de hep bu yüzden yalnızdım. Birlikteyken de yalnızdım, yalnızken zaten...

"Yazmasam çıldıracaktım" der ünlü bir söz üstadı. Belki ben de çıldırmamak için yazdım. Öyle kısır bir döngü ki bu, yazdıkça acıyorsun; acıdıkça daha çok yazasın geliyor. Ne zaman rahata ersen kalemin tutuluyor. Bu sefer sadist bir gülümsemeyle yazmayı istiyorsun. 'Hüzündür en çok yakışan bize' diyor bir başka söz üstadı. Çünkü yazı sevmez saadeti, masmavi bulutlardan çıkmaz yürek burkan heceler; olsa olsa gridir hüznün rengi, onun da sonu uykusuz geceler. Yani neresinden baksan iki ucu pis değnek.

Hep gıpta etmişimdir ayrıldıktan sonra hastalıklı bir şekilde aylarca sevgililerini peşinden koşturan insanlara. Benim hiç öyle ilişkim olmadı mesela. Belki de ben izin vermedim öyle olmasına. Çünkü kimseye tutamayacağım sözler vermedim. Kimsenin gözlerinin içine baka baka yalan söylemedim. Kimsenin gururuyla oynamadım. Kimseyi ortalık yerde pespaye rezil de etmedim. Hem neden peşime düşsün ki bi sevgili benden sonra? Ben onlara hep en güzelini yaşatmaya çalıştım. Ne kendi ezikliğimi gölgelemek için onları ezdim, ne de olmayan bir şeyi var gibi gösterip haksız zaferler elde ettim. Ama oyunun sonunda kaybeden hep bendim. Olsun, en azından arkamda bir çift nemli göz bırakmadım. Belki bu bile başlı başına bir gurur kaynağı olabilir bana.

Kokular geliyor burnuma, birbirine karışmış kokular. Bakışlar uçuşuyor gözlerimin önünde.. Sesler birbirine giriyor. Hazlar plastikleşip sözler kıymetini yitiriyor. Silik bir Manhattan silueti Kız Kulesi'nin arkasından göz kırpıyor. Broadway'in ışıltılı sokaklarından İstiklal'e çıkıyor yolum aklımın tenhalarında. 5. Cadde'nin vitrinlerini izlerken birden kendimi metrobüsün camından hızla akan araçları seyrederken buluyorum. New York benim için artık İstanbul; İstanbul'u ise kucağıma bıraktığı yalnızlıklara rağmen hala aynı tutkuyla seviyorum.

Yaşayamadıkça yitiriyoruz ruhaniyetini aşkın. Her yarım kalmışlık bir çentik daha açıyor gönül hanemizde. Su alıyor gemimiz, farkına varmıyoruz...

İnceden bi melodi geliyor kulağıma: "Bu gece son. Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi vuracağım yollara..."