Saturday, December 21, 2013

Çal Ordan Bi Fly Me To The Moon, Fıstıkezmeli Olsun

Seni nasil ozluyorum biliyor musun? Yeni dogmus bir bebegin annesine kavusmayi istedigi şiddetle, muebbet hapse mahkum olmus bir mahkumun kadinini ozledigi ümitsizlikle, bir babanin eve donmesini bekledigi kizinin onu arayip haber vermesini bekledigi kaygiyla, acilar icinde kivranan bir hastanin doktorunun gelmesini bekledigi caresizlikle, askere gitmis oglunun yolunu gozleyen anne gibi hasretle, Cony'nin Brownie'sini ozledigi gibi minnoşça, topragin suya, suyun kaynaga hasreti gibi izzetle. 
Sen benim en temiz sayfamsin. Uzerinde saatlerce konussam az, sayfalarca yazsam yetmez. Seni o kadar keyifle ve o denli bitmez istahla seviyorum ki, yedigim ictimden cok seni aliyorum vucuduma. Gecenin bi yarisi uyandigimda bi bahaneyle videolarimizi izliyorum, Buyukada'dan Taksim'e, nefesimizle isittigimiz gecelerden turlu turlu şebekliklere; fotograflarimizi kronolojik sirasiyla kontrol ediyorum eksik var mi diye. Hepsi yerli yerindeyse derin bir oh cekiyorum. Yasadigimiz guzellikler tek tek zihnimde resmi gecit yapiyor. 
Ne zaman bir Hintli ile İngilizce konussam bu koca sehirde, karnimiza agrilar girene kadar guldugumuz Hintgilizce diyaloglar cinliyor kulaklarimda. Sonra kendimi ona seni anlatirken buluyorum, o hayran kaldigin Hintli aksanimla. Zaman zaman onunde erimis beyni burnundan akmis bi ceset varken cilekli milkseyk icen Dr. Bishop gibi hissetsem de, tum romantikligimle Harvard'in bahcesine yapacagimiz geziye odaklanip binalar arasinda gezinen bir Liv & Peter dusluyorum. Ne zaman Broadway'e yolum dusse, ilk seni getiriyorum aklima. 'Onunla gezecegimiz sokaklar' diyorum. 'Onunla gelecegimiz tiyatro, onunla gidecegimiz restaurant, onu bu isiklarin altinda opmeliyim. Hatta opuserek karsidan karsiya gecmeliyiz' diyor ve guluyorum kendime. Guluyorum, cunku olmayacak seylerin pesinden gitmeyi birakali cok oldu. Ve ben hala olmazlarin hayalini kurup onlari kendime siginacak bi yuva belliyorum. 
Kimim kimsem yok bu koca sehirde. Düşsem kaldiran olmaz, hasta olsam bakan olmaz, ama ölsem yerde kalmam bak. Ölüye iyi bakıyorlarmis. Oyle duydum, bilmiyorum. Bir gun ölürsem onu da görürüm. Sana dair her sey neşter gibi ortadan ikiye ayırıyor bağrımı.  Hani kesseler sen akicaksin, sıksalar sen fışkıracaksın. Lakin şu da bir gerçek ki sen artık olmayacaksın. 
Brooklyn Köprüsü'ne getirdi ayaklarim beni yine, benden bagimsiz; aklimdan cikmiyor koprunun ayagina sirtimizi dayayip sehrin en mavisine bakarak icecegimiz çay, garajina atolyeni kuracagimiz ev, itinayla yetistirecegimiz Mavi, bakacagimiz milyonlarca kedi ve tabii ki pariltili Broadway geceleri. Ha, bu arada elimde çay var. Hem de senin hediye ettigin, bitmesin diye neredeyse yaprak yaprak tukettigim çay. Arkadan da inceden bir islik yukseliyor: 'Fly me to the moon, let me play among the star' diye. Bu arada, sarkinin kalan kismini hala ogrenmedim, sen gittin de degistim olmasin diye.
Günah çıkartmak icin yazmiyorum bunlari, bilirsin, benimkiler cikartmakla bitecek cinsten degil. 'Hayat bazen oyle bir cendere icine aliyor ki insani, hic yapmam dedigin seyleri yapiyorsun. Halbuki sen o degilsin, o yaptigin senin ozun degil; sadece bir buhran, bir sendeleme, bir takilip dusme; oyle bir anda dusmusun elinden tutulur; saya sove gidilmez. Kendine gosterilmesini istedigin hosgoru ve taninmasini istedigin sans karsindakinden esirgenmez. Bir insan bu kadar kolay harcanmaz. Bir sevda boyle yok yere yanmaz' diyesim geliyor dilimin ucuna; ama ne fayda... Gururun, kibirin izin vermez adim atmana, bilirim. Gözlerim acıyor önce, sonra soğuk rüzgardan kaskatı kesiliyor kirpiklerim, bakışım buğulaniyor; genzime tuzlu birkaç damla düşerken bu ışıltılı şehrin, koskocaman binaları arasinda dolasirken, caktirmadan senden asirdigim yüzüğünü çıkarıp öpüyorum. 
Bekledigim, ozledigim, istedigim...

Seni hala seviyorum.