Saturday, December 21, 2013

Çal Ordan Bi Fly Me To The Moon, Fıstıkezmeli Olsun

Seni nasil ozluyorum biliyor musun? Yeni dogmus bir bebegin annesine kavusmayi istedigi şiddetle, muebbet hapse mahkum olmus bir mahkumun kadinini ozledigi ümitsizlikle, bir babanin eve donmesini bekledigi kizinin onu arayip haber vermesini bekledigi kaygiyla, acilar icinde kivranan bir hastanin doktorunun gelmesini bekledigi caresizlikle, askere gitmis oglunun yolunu gozleyen anne gibi hasretle, Cony'nin Brownie'sini ozledigi gibi minnoşça, topragin suya, suyun kaynaga hasreti gibi izzetle. 
Sen benim en temiz sayfamsin. Uzerinde saatlerce konussam az, sayfalarca yazsam yetmez. Seni o kadar keyifle ve o denli bitmez istahla seviyorum ki, yedigim ictimden cok seni aliyorum vucuduma. Gecenin bi yarisi uyandigimda bi bahaneyle videolarimizi izliyorum, Buyukada'dan Taksim'e, nefesimizle isittigimiz gecelerden turlu turlu şebekliklere; fotograflarimizi kronolojik sirasiyla kontrol ediyorum eksik var mi diye. Hepsi yerli yerindeyse derin bir oh cekiyorum. Yasadigimiz guzellikler tek tek zihnimde resmi gecit yapiyor. 
Ne zaman bir Hintli ile İngilizce konussam bu koca sehirde, karnimiza agrilar girene kadar guldugumuz Hintgilizce diyaloglar cinliyor kulaklarimda. Sonra kendimi ona seni anlatirken buluyorum, o hayran kaldigin Hintli aksanimla. Zaman zaman onunde erimis beyni burnundan akmis bi ceset varken cilekli milkseyk icen Dr. Bishop gibi hissetsem de, tum romantikligimle Harvard'in bahcesine yapacagimiz geziye odaklanip binalar arasinda gezinen bir Liv & Peter dusluyorum. Ne zaman Broadway'e yolum dusse, ilk seni getiriyorum aklima. 'Onunla gezecegimiz sokaklar' diyorum. 'Onunla gelecegimiz tiyatro, onunla gidecegimiz restaurant, onu bu isiklarin altinda opmeliyim. Hatta opuserek karsidan karsiya gecmeliyiz' diyor ve guluyorum kendime. Guluyorum, cunku olmayacak seylerin pesinden gitmeyi birakali cok oldu. Ve ben hala olmazlarin hayalini kurup onlari kendime siginacak bi yuva belliyorum. 
Kimim kimsem yok bu koca sehirde. Düşsem kaldiran olmaz, hasta olsam bakan olmaz, ama ölsem yerde kalmam bak. Ölüye iyi bakıyorlarmis. Oyle duydum, bilmiyorum. Bir gun ölürsem onu da görürüm. Sana dair her sey neşter gibi ortadan ikiye ayırıyor bağrımı.  Hani kesseler sen akicaksin, sıksalar sen fışkıracaksın. Lakin şu da bir gerçek ki sen artık olmayacaksın. 
Brooklyn Köprüsü'ne getirdi ayaklarim beni yine, benden bagimsiz; aklimdan cikmiyor koprunun ayagina sirtimizi dayayip sehrin en mavisine bakarak icecegimiz çay, garajina atolyeni kuracagimiz ev, itinayla yetistirecegimiz Mavi, bakacagimiz milyonlarca kedi ve tabii ki pariltili Broadway geceleri. Ha, bu arada elimde çay var. Hem de senin hediye ettigin, bitmesin diye neredeyse yaprak yaprak tukettigim çay. Arkadan da inceden bir islik yukseliyor: 'Fly me to the moon, let me play among the star' diye. Bu arada, sarkinin kalan kismini hala ogrenmedim, sen gittin de degistim olmasin diye.
Günah çıkartmak icin yazmiyorum bunlari, bilirsin, benimkiler cikartmakla bitecek cinsten degil. 'Hayat bazen oyle bir cendere icine aliyor ki insani, hic yapmam dedigin seyleri yapiyorsun. Halbuki sen o degilsin, o yaptigin senin ozun degil; sadece bir buhran, bir sendeleme, bir takilip dusme; oyle bir anda dusmusun elinden tutulur; saya sove gidilmez. Kendine gosterilmesini istedigin hosgoru ve taninmasini istedigin sans karsindakinden esirgenmez. Bir insan bu kadar kolay harcanmaz. Bir sevda boyle yok yere yanmaz' diyesim geliyor dilimin ucuna; ama ne fayda... Gururun, kibirin izin vermez adim atmana, bilirim. Gözlerim acıyor önce, sonra soğuk rüzgardan kaskatı kesiliyor kirpiklerim, bakışım buğulaniyor; genzime tuzlu birkaç damla düşerken bu ışıltılı şehrin, koskocaman binaları arasinda dolasirken, caktirmadan senden asirdigim yüzüğünü çıkarıp öpüyorum. 
Bekledigim, ozledigim, istedigim...

Seni hala seviyorum.

Wednesday, October 23, 2013

Güzün hüznü: Kahverengi

Resmiyetten uzak bir teklifsizliğin rengidir kahverengi. Hızlandırdığı sadece insanın kendisi değil, bazen duygularıdır da. Aylar mesabesinde katedilmesi beklenenleri dakikalara sıkıştırabilir. Bi nevi zip’li duygular devşirilebilir mahreminden kahverenginin.
‘Kahverengi’den evvel ‘konur’ dermiş eski Türkler bu renge 'yanık kırmızı' anlamına gelen. Osmanlı döneminde ise ‘fındıki’ denir olmuş, kabuğundan dolayı fındığın. Kahvenin Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte, 'kahverengi' ile mevcut formuna kavuşmuş.
Koyuluğu ortasından kenarlara doğru azalan hayat biçiminin kimyasının, yaprak dökümünün, yağmurun, sessizliğin, hüznün ve hazanın rengidir benim için. Hiçbir güz mutlu değildir gözümde. O yüzden kahverengidir güzün adı belleğimde.

"Vazgeçmenin rengidir kahverengi 
giyinirken beni unut
soyunurken unutma
üzerine tuz atılmış kar rengi
seni beklediğim
kendiyle genleşen
noksanlığın tamamlanmaz geceleri
mahrumu olduğum hayat
nice kayıplarla aşk bilgeliği
binlerce neden dururken
vazgeçmenin rengiyle sevdim seni
tılsımını tekrarlayan bir tesadüf gibi.." der Mungan ve zihinlerde bambaşka bir yere oturur artık kahvenin rengi. Toprağın rengidir, hayattır aynı zamanda. Yepyeni bir hayata başlangıçtır kimi zaman. Tadılmayan; ama tadılması arzulanan heyecanların doğumuna işarettir biraz da. Gebe olmaktır, uyanılmayan sabahlara, yazılmayan satırlara, görülmeyen rüyalara ve aşılamayan okyanuslara. Bir iken iki olmaktır ve sırasıyla çoğalmak, hayata akmak... Hayat akmasıdır. Bi nevi yaşam sızar parmakuçlarından.
Nezakettir. Latif ve naif sözcüklerle iletişim kurmaktır insanlarla. Çıkarları için ilkelerden taviz vermemektir. Geçmiş ile muhasebe yapmak, ona göre geleceği şekillendirmektir. Rab ile münasebetini âli tutmaktır hatta. Dengeli ve uyumlu bir sürerlikle hayata kendinden bişeyler katmaktır. Herhangi bir konuda karar vermeden evvel bütün şartları dengede tutmanın adıdır kahverengi. Adalettir kısaca. İpek tenli bir terazidir, tartar durur gel-gitleri. Açık ve berrak mantığın tene getirdiği şeffaflıktır kahverengi. Duvarları yıkıp içe nüfuz etmenin adıdır. Arayışı bırakıp ‘buldum’ diye haykırabilmenin, cesaretinin rengidir. Yıllardır beklenen; bulunduğunda da yaramaz bir haylazlıkla ‘Boz bulanık bir günün ardından beklediğim masmavi sabahın yârenisin’ deyip ruhunun en mahremine sürülesidir.

Şefkattir. Babasız büyüyen bir çocuğun başını okşarkenki yürek titremesidir, eksik kalmışlık, yarım bırakılmıştıktır kahverengi.
Belki de titreyen yüreklerin bir ada sergüzeştine çıkıp huzur demledikleri fındık gölgesidir kahverengi.
Bitirilemeyen cümleler, yarım kalan rüyalar, yüksekçe bir tepede asılı rengârenk balonların uçup gitmesiyle solan kız çocuğunun sağ göğsüne konan ve oradan hiç gitmeyecek olan izdir kahverengi.
'Her şey'likten 'hiçbir şey'liğe hızla düşerken girilen türbülansın rengidir kahverengi.
Kasımın müphem griliğinde Brooklyn Köprüsü'nün şehre bakan ayağına sırtını dayayıp, omzuna başını yaslamış sevgiliden yemyeşil bir soluk çekememenin karşılığıdır kahverengi.
‘Dur yahu, nereye gidiyorsun? Daha yeni başlıyordu oysa hikayemiz’in fonunda yükselen belli belirsiz bir Mercan Dede ezgisidir belki.

Tuesday, October 22, 2013

Ayrılığın 7 Günü

1.Gün
Henüz olan bitenin farkında değilsin. Daha olay çok sıcak. Ne üzülebilir, ne sevinebilirsin. Kendine uyduruk heyecanlar yaratıp 'Ayrıldık ama sikimde değil' havalarından vazgeçsen iyi edersin; çünkü birkaç zaman sonra göreceğin sen ile şimdiki arasındaki farkın derinliği başını döndürebilir.

İlk gün sıkıntılı geçmez pek. Çünkü henüz tam anlamıyla idrak edemiyceksin neler olup bittiğini, ta ki namussuz bir ezgi seni apansız yakalayıp ters yüz edene, birisi sana onun seslendiği gibi seslenene ya da onun kullandığı bir parfüm burnundan girip beyninin sarmallarını istila edene kadar.

Hatta ilk günün genelde 'İyi ki ayrılmışız ha. Baksana lan, dır dır dır başımın etini yiyordu. Oh bee' tadında geçtiği de söylenir. Fakat bu tür rivayetlere pek kulak asmamak da gerekir.

2.Gün
Dün kaç kere elinin telefona gittiğini ben mi söyliyim, yoksa sen mi söylersin? Efendim? Ha evet, alışkanlık tabi. Başka bişey değil. 'Hala yazmadı. Ulan! Yoksa?...'ların henüz ayyuka çıkmadı canım. Sabret. Bu minik fısıltılar tüm bilinçaltını dolduracak 3 vakte kadar, o zaman yeniden oku bu yazdıklarımı.
Ha, nerde kalmıştık? En son 'İyi ki ayrıldık' rasyonelleştirmelerindeydik di mi? Olayın en tatlı kısmı bence bu. 'Abi düşünsene, şimdiye 50 kere arayıp hesap sormuştu, ooohh bee'lerin zamanla yerini 'Yahu bu kadar mı sevmemiş beni? Bu kadar mı umrunda olmamışım? Ulan insan bi arar, sorar, merak eder! Vay amk' yollu mersiyelere bırakır.
Zordur 2.gün. Ağır alkol alınan gecenin sabahı gibidir çoğunlukla. Yeni yeni ayıkmaya, olayların farkına varmaya başlarsın. Ve işte o zaman ziller çalmaya başlar zihninin koridorlarında.

3.Gün
Hoşgeldin canım. Geç otur şöyle, üzerine kalın bişeyler al, üşütme. Biliyorum, ayrılığınıza rasyonel sebepler bulma ve kendini haklı çıkarma gayreti de bir yere kadar. E sen de haklısın. Düne kadar 'her şeyim' dediğinin bugün 'hiçbir şeyin' olması az koymaz insana. Yo yo, kabalaşmıyorum. Sadece gerçekliğin soğuk mermerine göt üstü oturdun. Şimdi yara bere içindedir senin kaput. Ha, fazla oturma orda. Tüm bu bokluğun üzerine cırcır olmanı kaldıramaz bünyen sonra.
Söylesene, bugün kaç mesaj atamadın ona? Kaç kere arayamadın? Yemedi mi yoksa? Ah, tabi ya. Arada bi gizli numaradan arayıp yoklamalar olmasa hayatından şüpheye düşecektin sonunda. Çalan her şarkının sanki kasten sana onu hatırlatan şarkılardan çıkmasına ne demeli? Yok yok, kesin karabüyü bu. Bu kadar da olamaz di mi? Yahu herkes mi melankoli, herkes mi acı çekiyor bu siktiğiminin dünyasında? O elindeki ne? İnanmıyorum! Bunca zaman dolabın kenarında duran, hatta 'Amaan, şu zevksize bak, bula bula bunu bulmuş alacak' dediğin kolyeyi parmağına mı doladın? Ay sen ne romantik oldun şu 3 günde yahu. Yerim yeeer.

4.Gün
Şurda eski mesajlarda 'Seni çok seviyorum, beni sensiz bırakma' olacaktı. Çıkarıp bulalım hadi onu. "Hani beni çok seviyordun? Hani bırakıp gitmemden korkuyordun? Bak, sen gittin işte!" temalı bir mesajın tam zamanı bence. Bakalım başka neler vaaar. Ovvvv, şu birlikte çekindiğiniz fotoğraflara ne demeli? Bence tam zamanı. Hani dudağını dayamış yanaklarına, sen de maymun gibi çıkmısşın hani. Ya var yaaa, 10 numara yemin ediyorum. Bu fotoğrafa erimiycek sevgili yoktur yeryüzünde. Offf, dur dur, Yaşar'dan bikaç şarkı sözü bulalııım. Sana bişey diyim mi? Bu gece ya sendesiniz, ya onun evinde. Kaçarı yok yani. O kadar diyim ben sana.

5.Gün
Ya dün biraz fazla umut verdim sanırım sana. Kusura bakma. Ama ne bileyim, o kadar hisli şeyler yazmışsın, o kadar güzel fotoğraflar yakalamışsın ki.. Ben olsam kesin dönerdim yani. Amaan siktir et kanka. Sana sevgili mi yok? Hem bak, birlikteyken sana yazan bi ton insan vardı. Aç bakıyım şu mesajları. İn aşşaa. İn in in in in.. Şu tip nasıl? Offf, bence şunu bi denemelisin. Tabi abi, ölenle ölünür mü? Siktir et yaa. Bak göreceksin, kaybeden o olucak. Sonunda köpek gibi gelicek kapına daaa. Sakın bak, şu yaşadıklarını asla unutma. Seni bu hale getirene bu yaşattıklarının hesabını sormazsan, en adi şerefsizsin! Tamam mı? Heh. Tamam. Hadi, ara bakalım şu tazeyi.

6.Gün
Hepsi mi sevgili yapmış? Yuh amk. Sözleşmişler sanki. Ya daha eskilere inseydin, ne bileyim lisedekiler falan..
Bak, çivi çiviyi söker olum. Sana şu anda zihnini meşgul edecek bişeyler lazım. Yaa siktir et, boşver, sen acını çekmek için takıl onunla, yarın bigün kendine geldiğinde şutlarsın. Boşver, seni kimse düşünmedi sen mi milleti düşünücen amk. Ara ara, saat geç meç ama, şey de.. Hmm. Heh! 'Birden aklıma düşüverdin, ben de aramak istedim' de. Biraz sesinin tonunu da yumuşaat. Heh. Hadi bakıyım, rastgele yavrum.

7.Gün
Nerdesin? Kapısında mı? Yuuh amk! E hani bi daha asla onu görmem falan di.. Hassiktir, gece orda mı uyudun? Valla ne diyim sana... Eee? Şimdi n'olcak? Kapıyı açmaz tabi. Telefonuna da çıkmaz. Hay aksi yaa. Dur dur, numarası neydi onun? Ver bana, ben şimdi şey gibi arıyım 'Pardon, son arananlarda siz vardınız; ben X Hastanesi'nden doktor bilmemne, burada biri var, aşırı dozda ilaç alıp intihar etmiş, belki tanıdığınızdır diye haber vermek istedim' falan diyim. Ne bileyim, vicdanı sızlar belki abi. Yok artık, onca şey yaşadınız. Taş kalpli olması lazım buna yumuşamaması için.
Dur dur arıyorum, bekle iki dakka sen.
.
.
.
Yok abi, 'Gebersin' diyor. Valla billa. He yaa.
Tabi abi tabi. Orospunun önde gideni, bilmez miyim? İnsan onca zaman seviştiği kişiye gebersin der mi? Hiç işte.






Tuesday, August 13, 2013

Bir Çocuğu Büyütmek Gibiydi Seni Sevmek

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Doğumhanenin kapısında dokuz doğuran çiçeği burnunda baba adayı gibiydim ilk buluşmamızda. Nasıl olacağını bilmediğim, neye benzediği hakkında fikir sahibi olmadığım, nasıl güldüğü, nasıl koktuğu, nasıl dokunduğunu deneyimlemediğim bir yüreği alacaktım avuçlarıma. Aynı anda iki ucu yaşıyordum. Dünyanın en bahtiyar insanı olmak yahut ömür boyu bana acı çektirecek, içimi yakacak, kalbimi buracak, yaşama sevincimi kıracak bir tazecik bedeni kucaklayacaktım birkaç dakika sonra.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Kollarım seni sardığında aklıma ilk gelen soruydu bu yüreği nasıl zaptedeceğim. Sonra yüzünü bana çevirdin ve o taptaze ıhlamur kokan saçlarının arasından ışıldayan zümrüt gözlerinle kenetlendin gözlerime, içimi erittin. Sonrasında ben artık ben değildim; senli bir bedendim.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

İlk renkleri öğrendik. Ben maviydim, sen yeşil. Ben gökyüzüydüm, sen kuytu bir orman. Ben derinlerinde seni saklayan bir denizdim, sen paha biçilmez bir zümrüt. Ben huzurdum, sen ferahlık. Ben tutkuydum, sen şefkat. Ben güvendim, sen giden.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Yazmayı yeniden öğrendik birlikte. Harf harf, hece hece, kelime kelime döküldük birbirimize. Senden doğup yine sana akıyordu en parıltılı cümlelerim. İlmek ilmek ben kokuyordu hecelerin. Yazıyla başlamalıydı evvela. Önce parmakuçlarımı ısıtırdı hecelerin, sonra da nefesinle aydınlanırdı gecelerim. "Yazmasaydık delirirdik" ikimiz de. Çünkü biliyorduk ki yazmak vücut bulmasıdır hislerimizin. Kelimeler gümüş grisi düğmeleridir ten denizinin. Yazmasaydık biz olmazdık. Yazdık. Olduk.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Pür dikkat sana odaklıydı günlerim ve gecelerim. En ufak bir huzursuzluğun derdimdi, en basit bir derdin kabusum, gözlerime bakıp da gülümsemen benim için bana bahşedilmesiydi bilinmeyen zümrüt evrenin. İş çıkışlarında köşeye sinip seni beklemek, ansızın karşına çıkmak, yüzündeki kocaman şaşkınlığın sebebi olmak ve tek nefeste o gülümsemeni içmek en büyük hobim oluvermişti. Sen benden bi parça, ben sende bir bütün oluvermiştik. Ben sen oluvermiştim.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Gidilecek uzun bir yolumuz vardı bu hayat yolculuğunda. Okunacak kitaplar, dinlenecek müzikler, izlenecek filmler, gezilecek bahçeler, tadılacak tadlar vardı önümüzde. En güzel kitabı birlikte okumalıydık, birlikte başlamalıydık en heyecanlı diziye. En keyif veren müziği dinlememiştik henüz, çünkü her birisinin bir sırası vardı. En güzel filmler birlikte izlediklerimiz, en doyumsuz kahvaltılar masmavi bir sofrada başbaşa yaptıklarımızdı ve hiçbir kahvaltı sofrası, bizden sonra böyle tatmayacaktı.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Camın kenarında annenin yavrusunu beklediği gibi beklerdim seni, durağa gelişini. Aklımsıra sana sürpriz yapardım, sen de bozmaz, şaşırmış gibi yapardın. Oysa ikimiz de bilirdik ki ne ben senin bi başına kalmana izin verirdim, ne de sen bunu isterdin. Ama yine de 'Ne gerek vardı beklememe', olsun 'İçim rahat etmezdi' bi başına gitmene.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Vaktimizi en değerli haliyle geçirmeliydik. Çünkü şu ömürde ne koyarsak heybemize, o eşlik edecekti sonrasında bize. O yüzden sığdıramıyorduk zamanı kendimize. Sığamıyorduk birbirimize. Hayran hayran izler, aşk içinde dinlerdik birbirimizi. Yol uzun, vakit dar, hayat ise olabildiğince konsantreydi. Az zamanda çok sevişmeli, zor vakitlerde bol öpüşmeliydik.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Her çocuk gibi sen de büyüdün, hissettiğin hayranlık zamanla yerini sıradanlığa, heyecan yerini rutine, aşk yerini alışkanlığa bıraktı. Bir zamanlar gözlerinin içinde kaybolduğun ve kırmaya korktuğun adam artık her tartışmada çekip gittiğin, kendini ifade etmesine izin bile vermediğin, estiğin, gürlediğin, keyfince yokluğa mahkum etmekten çekinmediğin biri haline geldi. Artık büyümüştün, yeni yerler görmen, yeni tenler hissetmen, yeni acılar yaşaman gerekti.

Bir çocuğu büyütmek gibiydi seni sevmek...

Büyüdün, gittin.


Sunday, June 30, 2013

Onu Beklerken...

Bir kere sevince, her detay O'na kodlanır. Baktığın her ten, onun ucuz birer taklididir artık. Kıyas kriterin oluverir birden o muhteşem beden, 'karşılaştırmalı edebiyat' okuyanlara taş çıkartırcasına gözlemler başlar, en naif tespitler istila eder aklı:  'Onun dişleri kadar güzel değil', 'Onun kokusu gibi kokmuyor', 'Tamam, aynı koku; ama onda bi başka kokuyor', 'Lenstir lens, onun gözlerinin yakınından bile geçmez!'', 'Onun dudaklarına bi bak, bir de şu çizgifilm karakterini andıran yaratığa!', 'Onun gülüşüne mi benziyor? Yok artık. Daha neler!' gibi tatlı saçmalıklar birbirini takip eder. Ama en güzeli de vicdanında gelişen oto-kontroldür. Önceleri hayır diyemeyeceğin teklifler, gelsin diye beklediğin davetler artık reddedildikçe haz veren, geri çevirdikçe hem özgüveni, hem de sevgiyi arttıran birer katalizör haline gelir. 

Gün 24 saat değildir artık. Onlu dakikalar ve onsuz asırlardan ibarettir gezegenin 24 saatlik devinimi. Hafta 7 gün değil, yıl zaten asla 365'e erişemez o varken yanında. 
Kimi vakit zaman genişler, saatler geçer; ama 'Daha yeni gelmiştin'ler eşlik eder gidişlere. Bazen de daracık gelir zaman, boğulur gibi olur insan onu beklerken. Hepi topu 4 dakika gecikmiştir; ama varsan baksan insanlik tarihinin 400 yılına denk bir serüven anlatır bekleyen. 

Beklemek.. 
Beklersin, bazen bir annenin camda çocuğunu beklediği gibi ürkek ve müşfik, bazen  doğumhanenin kapısında stresten tırnaklarını kemiren bir kocanınki gibi heyecanlı ve titrek, bazen yıllardır emek verdiği öğrencisini mezun etmek üzere olan bir öğretmen gibi gururlu ve hüzünlü, bazense giydiği hükümden ötürü yıllardır kadınına dokunamamış, onun teninde demlenmemiş, sıcaklığına hasret bir mahkum gibi tutkulu, arzulu ve aç. 

Belki de evrendeki en faydalı icattır beklemek. Her kim bulduysa, ellerinden öpülesi! Güzeldir beklemek, sonunda ona erişmek varsa. Hatta beklemektir kimi zaman ateşin hârını artıran, tutkuyu şahlandıran, teni tutuşturan ve aklı uyuşturan. En güzel aşk cümleleri beklerken çıkanlardır. Zihnine düştüğünde burnunu sızlatan bir hatıranın tetiklediği cümleler an gelir değme şairlere nal toplatır. Bazen Nazım kesilir insan, Pirayesi'ne gönderdiği tek satırda anlatır koca bir romanı, ya da sanır anlattığını. Bazen de bir Baudelaire hüviyetine bürünür elit kelimeleriyle, 19.yüzyıl Paris'ini yaşatır cümlelerinde. Ama en çok kendisidir, en fazla kendi gibi kokan hecelerde sunar yine kendisini. Kaynağı o olan heceler, ondan doğup yine ona akan kelimeler, ona döküleceği ana kadar damla damla biriktirilen cümleler...

Onu beklerken kökünden değisir dilbilgisi; odur artık en zarif cümlelerin dolaysız tümleci, en eylemsiz yüklemlerin gizsiz öznesi, en sıfatsız tamlamaların zümrüt belirteci ve kurulan en mavi öbeklerin tamlayanı, tamlananı, iyelik eki.

Belki de beklemek, sonunda o geleceği için güzeldir ve hatta o, bekleyişler güzelleşsin diye gelecektir. 

Thursday, May 30, 2013

Herkes yalan söyler, sen dahil.

Gerçekler çoğu zaman rahatsızlık vericidir. Mesela şu an seni dikkatle dinliyor olmamın sebebi memelerinin güzelliği. Asla itiraf edemem; çünkü seni gücendirmek istemem. Hatta bu sebepten ötürü kaybetmek de istemem. 
Aynı sebepten ötürü seninle sevişmek istediğimi de söylemem. Muhtemelen karşılaştığın tüm erkekler seninle sevişme fantezisi kurmuştur. Yalan söylerler; çünkü sen bunu öğrenirsen onlarla sevişmek istemezdin. Bu yüzden sanki böyle bir niyetleri yokmuş gibi yaklaşırlar. Fakat, bütün hepsinden daha ilginci, tüm bunları zaten bilip bilmezden gelmen ve ben sana bunları söylerken şaşırmış gibi davranman. Çünkü bu sana kendini daha medeni hissettiriyor. Çünkü çoğumuz gerçeği görmezden gelmeyi daha konforlu buluruz. Çünkü hepimiz birer yalancıyız.